Münacaat-ı Bahai

Osmanlıca – Османлы түрікшесі


Huvel Ebha! Ey İsm-i Azamın kenizi şurengizi! Dünyada nice hanımlar, banular, hatunlar mevcuttur, nihayeti servet ve saman ile memurdur. Kimi melikzade, kimi şahzade, kimi kraliçe, kimi prenses, hamısı keniz-i siyahtır ve naçiz-i tebahtır. Sen ki mazhar-ı hidayet oldun ve mürid-i inayet oldun, banuy-ı âlemsin. Tac-ı ser-i ben-i âdemsin. Melekut-i ebhada yüzün ak olsun ve gözün parlak olsun, ey Bahanın cariyesi.

a


Huvallah! Ey Yezdan-ı rahmanım, canım ve cananım! Firkattir, hasrettir, hırkattır, kürbettir. Sûz-i hicrânıma ve şiddet-i hirmânıma ve hüzn-i bî-pâyânıma şâhidim, burhânım âh-ı sûzândır, çeşm-i giryândır, dil-i biryândır. Âteş-i aşk pür-şuledir ve şem’-i şevk pür-şaşaadır. Pervâne-asâ per ü bâlım yandı ve canım uyandı. Firkatten kalbim usandı ve bununla beraber kusurdan gözüm utandı. İlahi! İlahi! Derdimi derman eyle ve zahmime merhem ihsan eyle. Hayranım, sergerdânım, bî-ser ü sâmânım, alîl ve nâ-tüvânım. Sen delil-i sebilsin, Sen tabib-i habibsin, Sen mihribansın, Sen rahmansın. Biz gâfiliz, biz kâhiliz, biz câhiliz, hâmiliz. Sen kerimsin, Sen rahimsin, Sen azimsin. Günahımızı mağfur eyle ve bâde-i lutf ile, mahmur eyle ve mesrur eyle.

a









(Beste: Sultanıyegâh sirto – Refik Fersan)

HUVELEBHA
Ey Yezdân-ı Mihribânım! Kusûrum çok ve amel-i mebrûrum yok. Günahkârım, bedkirdârım, gamgînim, bîtemkînim, bîçâreyim, avareyim, giriftârım, sitemkârım. Sen gafûrsun, Sen gayûrsun. Sen sabûrsun, Sen kâşif-i zelâm-i deycûrsun.
İlâhi, fazleyle, lütfeyle, kerem eyle, rahmetle muamele eyle, gönülleri şâd eyle, canları âzâd eyle, ihsân-ı müzdâd eyle.

a


Huve’l-Ebhâ

Ey bizim yârânımız ve dûstân-ı cânımız, cânânımız! Şems-i Hakikat ufuk-i Ahadiyet’ten doğdu. Yer tâbân oldu; gök rahşân oldu; nesîm-i anberşemîm esti; meşâm-ı rûhâniyânı gülşen-i râz eyledi; ve gülbün-i esrâr eyledi; ve çemenzarı gülzâr eyledi. Güller açıldı, bülbüller terennüme başladı, sahn-ı çemen feyz-i zû’l-minen ile müzeyyen oldu ve fezâ-yı gülistân feyezân-ı ebr-i nisan-ı rahmet-i Yezdân ile gıbta-bahşa-yı ravza-yı Rızvân oldu. Gül güldü, bulut ağladı, kebg kahkahaya başladı, kuşlar şükrâne-i fazl-ı Hak’la nağme ve terâneye âğâz eyledi ki:

Geldi yine mugannî çalar sazını

Aşkın açar yüzüne dervâze-i belâyı

Yusufların yüzlerini güzellikte soldurdu

Kannâdların dükkânını birer birer kapattı

Serverlerin başını kılıçtan geçirdi

Mânada hep onların serfirâz eyledi

Uşşâkını öldürdü kanlarına oturdu

Ve kalktı sonra birbir şehîd namâzı kıldı

Hangi boyundur aceb alır onun halkasın?

Ey halka dışında boynunu uzatan bizler.[1]

Bu câm-ı İlâhî, Ahd ü Peymân-ı Rahmânî’de sâbit ve râsıh olanlara mahsûstur.


[1] Farsçadan çeviri.

a



Huve’l-Ebhâ!

İlahi! Zulmet-i firkat âfâkı kapladı ve ateş-i hasret şûlelendi ve şem’-i hırkat parladı, ve pervâne-i muhabbet bâl ü peri yandı. Ve yandı, yüreği yandı: inâyete müstehaktır. Rahmete muhtâc: ihtiyacı merhamettir. Afv ümid eder, vasl ümid eder, fazl ümid eder.

a


Nevhabar oldu açıldı nevgül-i rana-yı Hak

Nağme-i cansuza başlar bülbül-i guya-yı hak

Mutrib-i bezm-i ilahi ceng-i man-i saz edip

Gül güler ağlar demadem dide-i bina-yı hak

Ateş-i Nemrudiyan oldu gülistan-ı Halil

Çünki gönlünde tutuştu şule-yi Musa-ı Hak

Vadi-i eymen seraser gülşen-i tevhid olup

Çünki ruşen eyledi nur-i hüda-yı Sina-ı Hak

Nefhe-i Ruhülkuds oldu cihana münteşir

İsm-i Azam feyzidir her nefh-i İsa-yı hak

Oldu gülzar u gülistan mahfil-i ruhaniyan

Gül gibi sadcilve eyler dilber-i ziba-yı Hak

Ey dil-i biçare bin yara sana eksik değil

Ta ki devre başladı cam-ı mey-i sahba-yı Hak

Yorumlar kapalı
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.